• 13/2/2008 - SEFER AYINDA YAPILACAK İBADETLER
  • Safer ayının ilk ve son Çarşamba geceleri gece yarısından sonra yeryüzüne nazil olacak belalardan biiznillahi teala muhafaza olmak için imsaktan evvel dört rekat nafile namaz kılıp

    Birinci Rek'atte ; Fatiha'dan sonra zammı sure olarak 17 İnna Atayna
    İkinci Rek'atte : Fatihadan sonra 5 İhlası şerif
    Üçüncü Rek'atte: Fatiha'dan sonra 1 Kul euzu bi rabbil felak
    Dördünci Rek'atte: Fatihadan sonra 1 Kul euzu birabbinnas

    Okuyup selamdan sonra dua edilecektir.

    Keza safer ayının son çarşambasının ye gecesi ya gündüzü 2 Rek'at namaz kılıp :
    Birinci ve ikinci rek'atte : Fatihadan sonra 11 ihlası şerife okunacaktır.
    Namzadan sonra 7 defa istigfar edilecek ve el kaldırılıp 11 defa Salat-ı Münciye okunacak ve sonralarında ( İnneka ala Külli Şey'in Kadir ) denilecek.

    Bu dualarda " Beni ve aile efradımı ve bilcümle müminleri afat-ı semaviye ve araziyyelerden ve cem-i belalardan muhafaza buyurması" için diye niyaz edilecektir.

    SAFER AYININ İLK VE SON ÇARŞAMBA GÜNÜ OKUNACAK DUA;


    1.) EL ENAM - 54
    2.) ER RA'D – 24
    3.) EN NAHL – 32
    4.) MERYEM – 15
    5.) MERYEM – 33
    6.) MERYEM – 47
    7.) TAHA – 47
    8.) EL NEML – 59
    9.) EL KASAS – 55
    10.) YASİN – 58
    11.) ES SAFFAT – 79-81
    12.) ES SAFFAT - 109 -111
    13.) ES SAFFAT – 120-122
    14.) ES SAFFAT – 130-132
    15.) ES SAFFAT – 181
    16.) EZ ZÜMER – 73
    17.) EL KADR – 5
    18.) EY ALLAHIM SAFER AYINI ( BİZİM İÇİN) MÜBAREK KIL VE BU AYI SAADET VE MUVAFFAKİYETLE TAMAMLAMAYI NASİB EYLE


    SAFER AYINDA HER GÜN OKUNACAK DUA ,

    Bismillahirrahmanirrahim.Euzubillahi min şerri hazezzemani ve esteizu bihi min şüruri sairizzemani ve euzu bicelali vechike ve cemali kudsike entücirani minelbelai fi hazihisseneti ve kına min şerri makadayte fiha ve ekrimna fissaferi ya ekramelekramin. Azhir vahtim hazihişşuhura aleyye bisselameti vesseadeti veliehlibeyti veliakribai velicemii Ümmet-i Muhammedin aleyhisselatü vesselemü birahmetike ya erhamerrahimin. Allahümme ferricna biduhuli-ssaferi vahtimlena bilhayri vezzafer.
    Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 20/1/2008 - Müslümanın Dünya İle İmtihanı
  • Biz Allah’a aitiz.

    Ondan geldik, yine Ona döneceğiz.

    Bu dünya bizi asıl yurdumuza götüren bir köprüdür. Bütün köprüler gibi onun da başı ve sonu bellidir.

    Dünya hayatı neye benzer?

    Allah Teâlâ’nın benzetmesiyle;

    bu dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Asıl hayat âhiret yurdudur.

    Gökten inen bir su ile yeryüzündeki bitkiler önce yeşerip gürleşir, sonra kurur ve rüzgârın savurduğu çer çöp haline gelir. İşte dünya hayatı da böyledir.

    Evet, dünya hayatı aldatıcı bir menfaatten ibarettir.

    Öyleyse dünya hayatı Müslümanı aldatmamalıdır.

    Batan güneş misali

    Bir gün Peygamber Efendimiz ashâbına, dünyanın sayılı günleri kaldığını, ömrünün sonuna iyice yaklaştığını anlatmak istedi. Onlara batmak üzere olan güneşi gösterdi şöyle buyurdu:

    “Bugünün geçen saatlerine göre kalan saatleri ne kadar kısa ise, dünyanın geçen ömrüne göre kalan ömrü de o kadar kısadır.”

    Allah’ın sevgili elçisi dünyayı misafirhâne, insanı da misafir sayardı.

    Bir gün kuru hasırın üzerine yatıp uyumuştu. Hasır mübarek yüzünde çizgiler bırakmıştı. Sahâbîleri bu duruma çok üzülmüştü.

    Resûl-i Ekrem onlara, günleri sayılı bir kimse için rahat ve konforun önemli olmadığını şöyle anlattı:

    “Şu dünyada ben, bir yaz günü seyahate çıkan, bir ağaç altında azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden bir yolcu gibiyim.”

    Bir garip yolcu

    Âhiret uzakta değil, burnumuzun dibindedir. Peygamber Efendimiz bu gerçeği anlatmak için, cennetin de, cehennemin de bize ayakkabımızın bağcığından daha yakın olduğunu haber verdi.

    Abdullah ibni Ömer, “Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol ve kendini ölmüş bil!” hadîs-i şerifini bizzat Peygamber Efendimiz’den duymuştu. Bu hadisi, bir sahâbî duyarlılığı ile şöyle açıkladı:

    “Akşama ulaştığında sabahı gözetme;

    sabaha kavuştuğunda akşamı bekleme.

    Sağlıklı günlerinde hastalık zamanı için,

    hayatın boyunca da ölümün için tedbir al!’

    Ölümün şeması

    İnsanın uzaklarda sandığı ölümün, onu ahtapot gibi dört bir yandan sarıp kuşattığını Peygamber Efendimiz bir şema ile anlattı:

    Önce yere bir dörtgen çizdi.

    Dörtgenin ortasına, onu bir kenarından keserek dışarı çıkan bir çizgi çekti.

    Ortadaki bu çizginin iki yanından ona doğru birtakım küçük çizgiler daha çizdi.

    Sonra da şöyle buyurdu:

    “Şu ortadaki çizgi insandır; onu kuşatan şu dörtgen ecelidir;

    dörtgeni keserek dışarı çıkan çizgi insanın arzularıdır;

    ortadaki çizgiye yani insana yönelik küçük çizgiler ise dert ve ıstıraplardır.

    İnsan bu dertlerin birinden kurtulsa, öteki gelip çarpar.

    Şundan kurtulsa, beriki gelip yakalar.”

    İşte bizim manzaramız budur.

    Bir kimse mü’min inceliğine sahip değilse, kendisini dört bir yandan kuşatan ölümü hissetmez. Ölümün soluğunu ensesinde hissedene kadar öleceğine ihtimal vermez.

    Peygamber Efendimiz ne güzel buyurmuştur:

    İnsan ihtiyarlasa bile, içindeki mal biriktirme ve yaşama hırsları hep genç kalır.

    Bu yüzden dünyaya ve dünyalığa gözü doymaz.

    İki dere dolusu altını olsa, bir üçüncüsünü ister.

    İşte insanoğlu, bu açgözlülük yüzünden, ölümün ayak seslerini duymaz.

    Kurt ve sürü misâli

    Mala, paraya, mevkiye düşkün bir adam dinine büyük zarar verir.

    Hatta Peygamber Efendimizin belirttiğine göre, insanın dinine vereceği bu zarar, bir koyun sürüsüne dalan iki aç kurdun o sürüye vereceği zarardan daha büyük olur.

    Sadece dünya malını gören bir göz, ölümün ayak seslerine tıkalı bir kulak insana ölüm gerçeğini göstermez.

    Gözünü dünya hırsı bürüyen kimse, yedi sülâlesine yetecek kadar biriktirdiği, ‘malım, mülküm’ diye sarıldığı o servetin kendisine ait olmadığını bir türlü kabul etmez.

    Efendimiz ne güzel söylemiştir:

    İnsana ait olan üç şey vardır.

    Biri yiyip tükettiği,

    diğeri giyip eskittiği,

    öteki de sadaka verip âhiret azığı yaptığı şeylerdir.

    Bunlar dışındaki servetin kendisine faydası yoktur.

    İnsanı bekleyen büyük tehlikelerden biri mal sevgisidir. Câzibesiyle insanı baştan çıkaran mal sevgisi, daha önceki milletleri de mahvetmiştir. Allah Teâlâ, insanı büyüleyen dünya malını, son olarak bize verecek ve bizim nasıl davranacağımıza, neler yapacağımıza bakacaktır.

    Bir gün Resûl-i Ekrem, ashâbına, ileride zengin olacaklarını söyledi; sahip oldukları serveti yerli yerince harcamayabileceklerinden korktuğunu dile getirdi.

    Dünya malının yeşil ot gibi câzip ve tatlı olduğunu,

    haksız servet edinen ve onu yerli yerinde harcamayanların âhirette perişan olacaklarını,

    servetini helâl yoldan kazanan ve onu hayır yollarına sarfeden Müslümanların ise âhirette bahtiyar olacaklarını ifade buyurdu.

    Böylece servetin hem saâdete hem de felâkete vesile olabileceğine dikkatlerini çekti.

    Herkese istediği verilecek

    Dünya sevgisi insanın gönlüne ve hayatına hâkim olmamalıdır.

    Peygamber Efendimiz şu gerçeklere dikkatimizi çekmiştir:

    Allah Teâlâ, âhireti kazanmayı isteyene gönül zenginliği verir;

    işlerini düzene koyar;

    dünya ona boyun eğerek gelir.

    “Ben dünyayı istiyorum” diyenin ise düzenini bozar;

    gönlüne endişe koyar;

    o kimse her istediğine değil, sadece kendisine takdir edilene sahip olur.

    Allah Teâlâ, âhiret kazancını isteyene, istediğini bol bol verecek; dünya kazancını isteyene de istediğini verecek, fakat o âhiret nimetlerinden hiçbir şey alamayacak.

    O ve dünya

    Peygamber Efendimiz dünyaya gönül vermedi.

    Vefât ettiği güne kadar, arka arkaya iki veya üç gün arpa yahut buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.

    Hatta arpa ekmeğine bile doymadı.

    Bazen iki ay boyunca evinde sıcak bir yemek pişmezdi.

    Ailesi bir günde iki öğün yemek yerse, birinde sadece hurma yerdi.

    O, “Allahım! Muhammed ailesinin rızkını kendilerine yetecek kadar ver” diye dua ederdi.

    İçine hurma lifi doldurulmuş deri kaplı bir yatakta yatardı.

    Vefat ettiğinde, zırhı, otuz ölçek arpa karşılığı bir yahudinin elinde rehindeydi.

    Ve bindiği beyaz katırı, silahı, yolcular için vakfettiği arazi dışında, geride ne altın, ne gümüş, ne köle, ne câriye ve ne de başka bir şey bıraktı.

    Ümmetine dünyaya nasıl bakmaları gerektiğini de öğretti:

    Müslüman olan, geçimini sağlayacak kadar maddî imkânı bulunan ve Allah’ın kendisine verdiğine kanaat eden kimsenin kurtulacağını söylerdi.

    Bir mala göz dikerek onu hırsla elde eden kimsenin, o malın bereketini görmeyeceğini belirtirdi.

    Vücudu sıhhatte, canı ve malı emniyette, bir de günlük yiyeceği yanında olan kimseyi bahtiyar sayardı.

    Uhud dağının altın olup da yanında üç günden fazla kalmasını istemediğini, şayet böyle bir şey gerçekleşecek olsa, borcu kadarını bir yana ayırdıktan sonra, o altınların hepsini üç gün içinde ihtiyaç sahiplerine dağıtacağını söylerdi.

    Ona göre gerçek zenginlik mal çokluğu değil, gönül tokluğu idi.

    Gerçek hayat

    Şunu unutmamalı:

    Gerçek hayat âhiret hayatıdır.

    Allah yanında dünyanın sinek kadar değeri yoktur.

    İnsanın gönlünü kaptırdığı dünya, Allah katında ölü bir oğlaktan daha değersizdir.

    Dünya hayatını; uzunluğu, zevklerinin kalitesi ve devamlı oluşu bakımından âhiret hayatıyla kıyaslamak gerekirse, âhiret bir denize, dünya da o denize batırılıp çıkarılan parmaktaki suya benzer.

    İşte dünya ile âhiret hayatının Allah katındaki yeri böyledir.

    Şu da bir gerçek:

    Dünyaya aşırı derecede meyletmeyeni Allah sever;

    halkın elindeki dünyalığa göz dikmeyeni de insanlar sever.

    Ölümü unutmamalı

    Peygamber Efendimizin öğrettiği hayat ölçülerini dinlemeye devam edelim:

    Dünyaya kapılmamak için, zevkleri bıçak gibi kesen ölümü sık sık hatırlamalıdır.

    Çünkü insanı ahtapot gibi dört bir yandan sarıp kuşatan ölüm ansızın gelecektir.

    Âhiretin ilk durağı kabirdir; oradaki imtihandan kurtulan için sonrası kolay, kurtulamayan için sonrası çok daha kötüdür ve o çukur, görülebilecek en korkunç manzaradır.

    Bu sebeple insan, henüz bu dünyada iken, kabrini, içinde yaşanabilir hale getirmeye çalışmalıdır. Ölüm ansızın baskın vermeden önce hazırlık yapmalıdır.

    Şunu unutmamalıdır: Düşman baskınından korkan kimse geceleyin yol alır ve böylece menziline bir an önce varır.

    Dünyaya nasıl bakmak gerektiğini iyi bilmelidir.

    Evet, Efendimiz işte böyle buyurmaktadır.

    Bu sebeple insan dünyayı av, kendisini avcı sanmamalı, var gücüyle bu avın peşine düşmemelidir. Kendisinin av, ecelin avcı olduğunu bilmelidir.

    Bizim evimiz âhiret, avımız oranın geçer akçesi olan ibadet, tâat, hayır ve hasenâttır.a

     

    M.Yaşar Kandemir...

    Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 1/12/2007 - SEVEN NEYLESİN
  • "Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek
    Giryemi kildi hûn eksimi füzûn etti felek
    Sîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
    Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek "

    Cihan padişahı Yavuz Sultan Selim, Sam yakınına otağını kurdurarak burada üç ay kadar kalmış. Bir Türkmen kızı da, zaman zaman padişahın çadırına gelerek, otağın temizlik islerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik islerle meşgul olurmuş… Yine bir sabah temizlik için geldiğin de, Sultan Selimi görmüş. Türkmen güzelinin gönlü sultana, su gibi anîden akı vermiş gönlünü kaptırmış ona.- Hani kalbin, her an bir halden başka bir hale geçmek, gibi anlamları da vardır ya- Zamanla kalbinin içini, ince bir sızı sarmış genç kızın ve başlamış kalbi için için yanmaya.

    Bir gün, gözü, hünkâr çadırının direğine ilişmiş. Direğin üst kısmına aşkın gücü ona, söyle bir satir yazma cesareti vermiş:

     "Seven insan neylesin"


    Yavuz Sultan Selim, otağına yatmaya gelince, birden direkteki yazıyı fark etmiş," Bu da ne ola ki" diyerek uzun bir muhakemeden sonra, bir vehim ve bin endişe derken… Almış eline kalemi şöyle bir satir da o düşmüş ayni direkteki dizenin altına. "
     
    "Hemen derdin söylesin."


    Türkmen kızı, ertesi gün gelip baktığında otağın direğine, sevincinden ağlamış, o küçücük kalbi heyecandan göğsüne sığmaz olmuş, yer de onun olmuş âdeta gök de… Fakat koskoca cihan sultanına ilân-i askta bulunmanın, ateşle oynamak, ateş girdabına bilerek atlamak gibi ölümcül bir tehlikesi de varmış. "Varsın olsun bu aşk, buna değer diye düşünmüş." Aldığı mesajı heyecanla hemen cevaplandırmaktan kendini alamamış ama yine de içinde bir korku kurdu varmış ki genç güzelin, yüreğini her gün diş diş, burgu burgu kemiren... Aşkın gücü, zoru ve korkuyu nefes nefes yasayan o gencecik yüreğin imdadına yetişmiş derhâl. Bir satır daha yazmış ayni direğe
     
    "Ya korkarsa neylesin"


    Yavuz sultan selim, aksam, çadıra döndüğünde, not düştüğü direkteki satir gelmiş aklına. Bakmış ve okumuş ki aşkın heyecanın ve korkunun karıştığı, tezat dolu sözcüklerin buluştuğu satırlar, bir mızrak gibi durmakta karsısında. Hemen o satirin altına bir mısra daha eklemiş, aşka yenik düsen koca padişah:


    "Hiç korkmasın söylesin."

    Bir aşkın buluşan, karmaşık ve bulanık duyguları söyle dizilmiş direğin üzerine:


    " Seven insan neylesin Hemen derdin söylesin Ya korkarsa neylesin Hiç korkmasın söylesin"


    Sabahın olmasını sabırla beklemiş padişah. Seher vakti sırdaşı Hasan can'i çağırtmış, derhâl bir emir vererek:
    " Biz dahi merak edip onu görmek isteriz tîz elden bu kızı huzura getirin."
    Emir derhâl yerine getirilmiş ki Ahu gözlü, endamı hoş, alimli, nazenin, ceylân gibi bir Türkmen güzeli… Hünkârın emriyle derhâl bir düğün alayı tertip edilmiş. Eğlenceler, yemeler içmeler… Düğünün son gecesi, sırlarla dolu bu aşkın bilmecesi kader-i ilâhî tarafından çözülmüş, Çözülen bu kara baht çıkınından yayılan acı haber, şaşkına çevirmiş herkesi, yer gök âdeta üzüntüye, mateme boğulmuş. Ahu gözlü Türkmen dilberinin
    "Selim" diye çarpan saf ve küçük yüreği, bu büyük cihan sultanin aşkındaki sırrı kaldıramamış ve birden duruvermiş. O çadırın direği, bu olayın canlı fakat ketum şahidi olmuş asırlardır. Bu dünya hayatında vuslat nasip olmadığı gibi o gencecik yüreğe, buna fani alemde bir çare de bulunamamış. Bu hazin gönül çarpılmasının ve gönül yangınının sonunda derler ki:
    " Koca hünkâr, ağlamış" ve Türkmen kızına yaptırdığı mezarın mermer taşına, şu dörtlüğü kazdırarak, dünyaya, aşkın gücünün karşısındaki çaresizliğini en güçlü orduları yenen koca hünkâr söyle haykırmış:

    Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek

    Giryemi kildi hûn eksimi füzûn etti felek
    Sîrler pençe-i kahrimdan olurken lerzân
    Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek."

     

    [ Bilmem ki gözlerime felek nasıl bir büyü yaptı ki
    Gözümü kan içinde bıraktı, aşkımı artırdı
    Benim pençemin( gücümün) korkusundan arsanlar(bile) titrerken
    Felek beni bir ahu gözlüye esir etti..]


    Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 16/10/2007 - YAŞLARI BÜYÜK GÖNÜLLERİ KÜCÜK KIZLAR
  • Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı.
    Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli
    dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü
    temiz ve sağlıklı görünüyordu. “Sapa sağlam adam gidip çalışacağına
    dileniyor, belki benden daha zengindir” diye düşündü. Zaten canı çok
    sıkkındı, birde sinirlenmişti.
    Alaycı bir ses tonuyla:
    - Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.
    - Hayır çikolata parası lazım!

    Bülent’in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali
    de başka oluyor diye düşündü.
    - Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
    - Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da
    bulamadıysak aç yatarız.
    Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.
    - Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
    - Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
    - Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
    - Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata
    götürmek istiyorum.
    - Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
    - O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir
    kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata
    götürdüm. Çikolatayı çok sever.
    Adamın söyledikleri Bülent’in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga
    etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile
    kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden
    denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.
    Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey
    onu rahatlatmıyordu.
    Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. “Acaba söyledikleri gerçek
    mi, yoksa uyduruyor mu” diye düşündü.
    - Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?
    Bülent’in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından
    başka bir şey çıkmadı.
    - Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım.
    Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.
    Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
    - Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.
    Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
    - Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?
    - Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını
    doyururlar.
    - Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
    - Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
    - Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla
    üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
    - Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
    - Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı?
    Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
    - Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
    - Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim.
    Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha
    iki saat önce kapıyı çarptım çıktım.
    Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin
    hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
    - Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.
    Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan
    daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada?
    Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey
    olan.
    - Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.
    Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
    - Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç
    anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit
    yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu
    bildiğinde ancak mutlu olur.
    - Sizin mutluluğunuzun sırrı bumu?
    - Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar
    değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
    - Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
    - Küçük kızı severek.
    - Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
    - Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız
    vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o
    kadar mutlu edersin.
    - Nasıl yani ?
    - Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep
    beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar.
    Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep
    prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak
    isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz
    küçük kızlar. Öyle değil mi?
    - Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma
    sarılır “babacığım beni ne kadar seviyorsun?” diye sorar. Giysisini
    değiştirdiği zaman etrafımda “Baba güzel olmuş muyum?” diye sorar durur.
    Güzelsin demem de yetmez ona. ” Harikasın prenses gibi olmuşsun” demeliyim.
    Dünyanın en güzel kızı demeliyim.
    - İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki
    karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben
    ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona
    “bebeğim” diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. “Bebeğim bana bir çay
    yapar mısın?” dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.
    - Hiç kavga etmezmisiniz siz?
    - Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı
    ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak
    ayrı bir keyif verir bana.
    - Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.
    - Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En
    ciddi ya da en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o
    tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla
    aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar.
    Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir
    onlar.
    - Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum.
    Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
    - Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu
    zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde
    karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden
    gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak
    isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan,
    mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu
    olabilirsin.
    - Haklısın da bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
    - Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar
    para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar
    hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu
    olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı
    yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik.
    Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe
    takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna
    pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman
    ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi
    yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.
    Adam ayağa kalktı.
    - Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük
    kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
    - Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
    - Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.
    Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
    - Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.
    Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin
    mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de
    pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.
    Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su
    içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı,
    sonra eşinin önüne koydu.
    - Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.
    İnci hiç konuşmadı.
    - Sorsana “niye” diye.
    İnci kızgın kızgın:
    - Niye? Diye sordu.
    - Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet
    ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi
    yumuşamıştı.
    - Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.
    - Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi
    meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir
    şeydi. “bak senin sevdiğin meyveleri aldım”
    Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü
    alamazsın.
    - Özür dilerim seni kırdığım için.
    Sonra Bülent yere diz çöktü.
    - Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice
    seven bu adamı senden mahrum etme.
    - Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
    İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.
    - Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin,
    dedi.
    Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı
    gördü, bundan sonra her şey daha farklı olacak diyen…

    Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 14/5/2007 - ŞİMDİ AĞLAMAK VAKTİ GÖNLÜM
  • Seherin lâhuti ikliminin bir demindeyiz ey gönlüm. Aşkın kalbe gelip gelip vurduğu bu demde artık fanilikten sıyrılma zamanı. Bütün mahlukatın hep birden kendilerine nimet vereni zikre durduğu anda, seninde şükür zikrine başlama anın gönlüm.

    Muhabbetin bir zevk deryasına dönüştüğü, kalplerden yanık kokuların geldiği anlarda, artık ağlama vakti gönlüm.

    Ağla, kendin için şu vefadan yana yüz çevirmeyen hal ve tavır için ağla! Ağla ey gönlüm, ağla! Ağla ki günahlarını silip götürecek başka bir dermanın yok. Gurbet içine gurbeti soluklarken, her an faniliğinle fanilere takılıp kalmana ağla!

    Aşkın bir Kevser suyu gibi iliklerine kadar işleyip, seni ayağa kaldırdığı şu vakitte ağla ve sığın o yüceler Yücesi’ne! Bak, O ne kadar yakın, ne kadar enis...
    O güzeller güzeline sığın ve faniliğe bürünmüş bütün güzellik timsallerinden sıyrıl! Dünyada bulunan her şey den daha kıymetli kalbini O’nun emrine ver!
    O’nu an, seni ansın...

    Kainat O’nun, dünya O’nun, ukbâ O’nun o zaman ne duruyorsun ey gönlüm; sığın O’nun kapısına ve ağla! Güneş doğasıya ağla! Ağla ki O’ndan başka yok sesini duyan ve yok isteklerine cevap veren...
    Bak, bütün mahlukat var edenine nasıl da iâm olmuş... Şöye bir dinleyi ver çevreni, zikir sesinden senin o gaflet perdesine takılıp kalmış bile ne sesler duyacaktır, ne güzellikler yudumlayacaktır.

    Anla ki bu dem ağlama vaktidir gönlüm otur ve ağla...

     Muhabbetin bedene ansızın dağıldığı anda ağla ey gönlüm... Her atışında kalbimin, aşkın ben varım dediğinde yan gönlüm ver ağla... Ağla, sabahlara kadar ağla ve yan! Sanki yanılması gereken sevgili burada. Muhabbeti hiçbir zaman geri de çevirmez...

    Hadi gönlüm bırak ki bütün dünyayı geriye bırak ki kapılar açılsın bir bir. Yetmez mi bu dünya da gönül verdiğin... artık O’nun kapısına gitme zamanı.

    Yaklaş, dokun, çal o kapıyı! Çalınması gereken bir kapı varsa o da bu kapı. O kapıdan geri çevrileni gördün mü hiç? Firavunların bile bir şeyler beklediği o kapı, senin gibi günahkar, vefasız ama eşiğinde ağlayana kapanır mı?

    Kapanmasın ALLAH’IM


    Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
    Sayfa: 1- Toplam:20
    | Sonraki Sayfa